8 Ekim 2013 Salı

Solcu Arkadaşım Bir Bakıver...

“Platon: Politika ile uğraşmayacak kadar akıllı olanlar,daha aptallar tarafından yönetilerek cezalandırılırlar.”


Şehr-i İstanbul tam 19 yıldır Ak Parti zihniyetinin elinde şekilleniyor.  Trafik sorunu çözülemedi, çevre sorunu çözülemedi, kentsel dönüşüm bu gidişle yüz yıl içerisinde anca tamamlanacak gibi gözüküyor vs... vs...

Bu uzun 20 yıllık sürecin sonunda, 2014’teki seçimlerde, şu an İstanbul’u yöneten siyasi görüşün değişebileceği gibi bir algı oluşmaya başladı insanlarda. Reçetede yazanlar ise:

Cumhuriyet Halk Partisi + Mustafa Sarıgül

Reçetede yer alan partinin de aday olan kişinin de ne kadar sol olduğu tartışılır. Ama bildiğimiz gerçekler var bir de. Bu dönem CHP İstanbul’u yönetiyor olsaydı, iktidar kanadı İstanbul üzerinde gezi olaylarında olduğu gibi bir baskı kuramazdı, bu kadar ben bilirimci, bu kadar ben dedim yaptım oldu anlayışı ile hüküm süremezdi. Bir gerçek daha var göz önünde bulundurmamız gereken. O da bu reçetenin İstanbul’un yönetiminin el değiştirebilme potansiyeline sahip olması. İster sevin ister sevmeyin, fakat başka bir seçenek mümkün gözükmüyor. Başka bir seçenek olmadığını söylemek anti-demokratik bir tavır olsa da gelecekte başka seçeneklerimizin olabilmesi için bu tavrı sergilemek zorundayız. Bu felsefenin anahtarı şu cümlede saklı:

“Bir sonraki seçimlerde değiştirilebilmesi daha kolay olanı iktidara taşımak.“

Barış ve Demokrasi Partisi + Sırrı Süreya Önder sizce kazanabilir mi İstanbul seçimlerini? Siz de adınız gibi biliyorsunuz bunun olamayacağını, hangi partinin ne kadar oy potansiyeline sahip olduğunu. Sadece bu kadar da değil günümüzde yaşananlar. Bu hafta içerisinde CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin de İBB aday adaylığını açıkladı. Bu, ülkemizde sol adı verilen siyasi partilerin, gerçekçiliği bir kenara bırakarak, gerçekleşebilecek sonuçları görmezden gelerek, savundukları ideoloji adına, kulakları gerçeklere ve sonuçlara tıkalı bir şekilde slogan atma hastalığının bir sonucudur. Kazanabilme ihtimali ortaya çıkar çıkmaz, toplumun az bir kısmından destek görür görmez, sağ partilerde bile gözükmeyen bir bireyselcilikle kendini ve savunduğu ideolojisini ön plana çıkartma hastalığı.

Sol’un bu hastalıklı tavrı, tüm sol kesimlerin kaybetmesinden başka hiç bir işe yaramadığı gibi, sağ siyaset için de inanılmaz fırsatlar yaratıyor. Nasıl mı? Sizce Recep Tayyip Erdoğan İBB seçimlerini yüzde kaç oyla kazandı 1994’te? Buyurun 1994 İBB seçimlerine:


973.704
% 25,19
855.897
% 22,14
784.693
% 20,30
597.461
% 15,46
478.612
% 12,38
72.121
% 1,87
54.028
% 1,40
13.662
% 0.35
12.294
% 0,32
7.979
% 0,21
7.075
% 0,18
5.215
% 0,13

2.385
% 0,06

Recep Tayyip Erdoğan adlı siyasi figür, İstanbul genelinde sadece ve sadece %25.19’luk bir oy oranı ile siyaset sahnesinde ön plana çıkmaya başlamıştır solun bu tavrı yüzünden. Burada ne isimleri tartışıcam, ne de kim kimin oyunu böldü tartışmasına giricem. Sonuç ortadadır. Sol blokta yer alan bütün kesimler birbirinin oyunu bölmüştür ve hepsi aynı derecede suçludur. Aynı şekilde sandığa gitmeye seçmen de. Bu suçun cezasını da şu an Recep Tayyip Erdoğan isminin altında yaşayarak hepimiz çekiyoruz. 

Sol kesim bu hastalıklı tavrı sergilemeseydi, %35.5 gibi bir oy oranıyla İstanbul’u elinde tutmakla kalmayacaktı, aynı zamanda Recep Tayyip Erdoğan gibi bir siyasi figür belki de siyaset sahnesinden yıllar önce silinip gidecekti.

Peki önümüzdeki bu seçim sadece belediyeler ile ilgili mi? Tabi ki de hayır. Hemen ardından Cumhurbaşkanlığı seçimi, onun da hemen ardından genel seçimler var. İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlerde Ak Parti iktidarının kaybetmesi demek, sol kesim için önümüzdeki seçimlerde ve yıllarda inanılmaz fırsatların ortaya çıkması demektir. Sosyal demokrasinin kazanabilmesi için bu değişimin olması şarttır.

Peki ne yapmak gerekiyor? İnadına benim ideolojim diyerek bir dönem daha şu anki iktidarın hüküm sürmesine izin mi vereceksiniz? Bence hayır. Bu sefer buna izin vermeyeceksiniz. Çünkü insanlarımız, yeni bir Recep Tayyip Erdoğan benzerini bir yirmi yıl daha çekemez.

Benzer şekilde Ankara’da, ister ulusalcı deyin ister kemalist deyin, eğer Muharrem İnce adaylığını koyarsa sonuna kadar kendisine destek verilmelidir. İster DSP’li olun, ister İP’li olun, ister BDP’li, ister TKP’li olun,  isterseniz diğer sol fraksiyonlardan olun hiç farketmez, sokaklara çıkıp mahalle mahalle, sokak sokak, ev ev, kahve kahve, toplu taşıma araçlarında, iş yerlerinde, okullarda bu adaylar için gönüllü olarak çalışmanız gerekmektedir. Aksi halde, CHP’nin bile yönetimi eline alamadığı bir ülkede size fırsat gelir mi zannediyorsunuz?

Muhalifler:
Hiç bir siyasi görüşe yakınlık hissetmeyip, ben sadece muhalifim diyen insalar da aynı şekilde sorumludur bu süreçte. Muhalif olanın yaşamasına kısmen de olsa izin verecek bir yönetimi iktidara taşımak, hayata muhalif olanların kendi kimliklerinin getirdiği bir zarurettir. Çünkü siz de çok iyi biliyorsunuz ki, ben sadece muhalifim diyenlerin de bu ülkede seslerinin çıkmasına izin verilmiyor artık.

Sonuç:
Sonuç ortadadır. Sol bu hastalıklı tavrından vaz geçmelidir. Bireyler olarak sizler de vazgeçmelisiniz bu tavırdan. İktidarlara, iktidarlarının değişebileceği gerçeğini göstermek, her bir insanın görevidir. Aksi halde, baskıya, zulme, sindirilmeye, yok sayılmaya, farklı düşüncelere gösterilen tahammülsüzlüğe, anti-demokratik uygulamalara teker teker ses çıkartmak hiç bir sonuç getirmeyecektir. Unutmayın, asıl amaç: 


“Bir sonraki seçimlerde değiştirilebilmesi daha kolay olanı iktidara taşımak.“

6 Ekim 2013 Pazar

Demokrasi Nedir?

Yönünü Şaşırmış İnsanlar için Demokrasiye Giriş-101 ve Demokratikleşme Paketi...

Son günlerde bir çok tartışma göze çarpıyor demokratikleşme üzerine. Bir kısım insan “ne gerek var”, bir kısım insan “demokrasi standartlarımız yükseldi”, bir kısım insan da “bu uygulamalar çok yetersiz ve sadece göz boyama üzerine kurulu” diyor demokratikleşme paketine. Bu tartışmalarda, insanlarımızın bir çoğu bazı temel kavramlardan tamamen habersiz bir şekilde, kendi siyasi çizgilerine göre ezberlenmiş kelime kalıplarını kullanarak kısır bir döngü içerisinde yapıcı ve uzlaşmacı tavırdan uzak, sonucu olmayan polemiklerde boğulup gidiyorlar. Bu tartışmalardan bir sonuç ya da uzlaşma çıkmadığı için de hem bireyler olarak geriliyoruz hem de toplumdaki kamplaşma giderek daha üst seviyelere tırmanıyor.

Bu tartışmaların nasıl bir kısır döngü olduğunu anlayabilmemiz için bazı temel kavramları bilmemiz gerekiyor. Günümüz uygulamalarında, genelde, demokrasiyi iki kavram üzerine inşa ediyor insanoğlu. Bunlardan bir tanesi “Birey” üzerine inşa edilen demokrasi, diğer biri de “Sınıflar” üzerine inşa edilen demokrasi. En basit şekliyle:

Birey üzerine kurulu demokrasi:
Liberal demokrasi denir. En başta belirtmek gerekir ki, liberal demokrasi kavramı ile, liberal ekonomi kavramları aynı şeyler değillerdir. Bireyin özgürlüğü savunur. İktidarın gücü bireyin özgürlüğü ile sınırlandırılır.

Sınıflar üzerine kurulu demokrasi:
Günümüzdeki uygulanabilir haline sosyal demokrasi denir. Uygulanamayan halleri ise “komünizm” ve “sosyalizm”dir. Uygulanamayan hallerinin neden uygulanamadığı ayrı bir tartışma konusudur. Bu sebepten uygulanan halini temel alarak, bu görüşü benimseyen insanlara sosyal demokrat diyebiliriz. Liberal demokrasinin karşıt görüşüdür, kapitalist sistemin neden olduğu adaletsizlik ve eşitsizlikleri kabul edilebilir düzeye indirmeyi amaçlar.

Bu noktadan sonra ise kavramlar biraz karışmakta ve çoğu zaman kendileri ile çelişmekte. Sınıflar üzerine kurulu demokrasi temel alındığında, liberal demokratlar var olan sınıf kavramlarını ekonomik olarak sınıflandırmanın ( örneğin işçi sınıfı ) ötesinde, kimlik olarak insanların benimsediği kavramları da sınıf olarak baz almakta (dil, din, ırk, mezhep vs...) ve sosyal demokratları bu sınıfları da baz alarak bir demokrasi inşa etmeye zorlamaktadırlar. İşin ilginç tarafı sosyal demokratlar da çoğunlukla bu görüşü benimsemektedirler. Sınıf kavramı, toplumu ekonomik olarak sınıflandırmanın ötesinde din, dil, ırk, mezhep temelli sınıfları da içerisine barındıran bir hale bürünmüştür.
           
Tam bu noktada her şey iç içe giriyor ve içinden çıkılamaz bir hal alıyor.

Liberal demokratların kendisi ile çelişmesi:
Amaç özünde bireyin özgür olmasını taşıyor ise insan şu soruyu sormaktan kendisini alamıyor: “Birey, içerisinde adlandırıldığı sınıfın ya da kendisine biçtiği kimliğin içerisinde ne kadar özgür olabilir. Amaç bireyi özgür kılmak ise, birey bu kimliklerinden de bağımsız, temelinde sadece insan olduğunu gözeterek demokratik taleplerde bulunsa daha özgür olmaz mı? ”Bu tespiti ülkemiz ile ilişkilendirir isek, örneğin kendisi için sünni müslüman kimliğini benimseyen bir birey, kendisi için katolik hıristiyan kimliğini benimseyen bir birey, kendisi için türk kimliğini benimseyen bir birey, kendisi için  kürt kimliğini benimseyen bir birey ile kendisi için sadece insan olma kimliğini benimseyen bir bireyin hangisi daha özgür bir düşünce sistemine sahiptir. Cevap oldukça açıktır. Kendisine insan olma kimliğini seçen bireyin diğer bireylere göre dünyaya bakış açısı çok daha özgürlükçüdür. Bu bağlamda, bireyin özgürlüğünü savunan liberal demokrasi kendisi ile açık bir şekilde çelişmektedir. Daha da enteresanı, bu kimliklerden bir çoğu ya doğuştan ( ırk ) ya da bireyin ailesinden ve geliştiği çevresinden ( din, mezhep ) bireye bir kimlik olarak giydirilmektedir. Bu açıdan liberal demokratlar kendileri ile bir kere daha çelişmektedirler. Özetle: “Bireyi kendi içine hapseden kimlikleri savunmakta kalmayıp bunu yaparken de karşısında durdukları sosyal demokrasinin sınıf kavramını kullanmaktadırlar.”

Böylesine hatalı ve hastalıklı bir sınıflandırmanın kabul gördüğü günümüz siyaset sahnesinde, başbakanın danışmanlarından birisi çıkıp rahatlıkla “Bu ülkede gerçek bir sosyalist varsa, o da Recep Tayyip Erdoğan’dır” diyebilmektedir! Liberal demokratlar, günümüzde, bireyin özgürlüğünü sınırlandıran ve bireyin seçim yapmasının neredeyse imkansız olduğu kimlikleri sınıflandırarak bu sınıfların özgürlüğünü savunmaktadırlar. Yapısal açıdan bunun eş değeri, demokratik bir seçim ile toplumun demokrasiden vazgeçip monarşiyi, diktatörlüğü, ırk temelli bir yapıyı ya da teokrasiyi seçmesidir. Demokrasiyi ve özgürlükleri kullanarak, demokrasiden ve özgürlüklerden uzaklaşma çabasıdır bunun karşılığı.

Türkiye’deki günümüz sağ siyaseti, yukarıda bahsedilen yapısal dönüşümü geçmişte beceremediğini gördüğü için, bireyi kendi içine hapseden din, mezhep ve ırk kimliklerini sosyal demokratların kullandığı sınıfsal demokrasi içerisindeki sınıf kavramı ile harmanlayarak sahte bir özgürlük söylemi ile toplumda söz sahibi olmuştur. Ülkemizdeki sağ siyasi görüş, bu sahte özgürlük söylemi ile, yukarıda kendi düşünce sistemleri ile nasıl çeliştiği gösterilen liberal demokratlar, muhafazakarlar ve bireyin özgürlüğü ile din, mezhep ve ırk üzerine kurulu sınıfların özgürlüğünü birbirine karıştıran sol görüşlü insanlardan destek almaktadır.

Sosyal demokratların kendileri ile çelişmesi:
Sosyal demokratların ya da sınıflar üzerine kurulu demokrasiyi savunan bir çok insan ve siyasi örgütün içerisinde bulunduğu çelişki ise çok daha basit bir tespit ile gözümüzün önünde durmaktadır: “Toplumu, iş gücü ya da ekonomik olarak sınıflandırmanın ötesinde liberal demokratların toplumu din, mezhep ve ırk üzerinden sınıflandırmasını kabul etmek.” Komünistlerin, sosyalistlerin ve sosyal demokratların önemli bir bölümü, sınıf olma bilincinin, bireysel olarak değil sınıfsal olarak özgürleşme ve demokratikleşme bilincinin daha da gelişeceğini öngörerek bu hatalı sınıflandırmayı desteklemişlerdir. Bunun sonucu olarak, toplumlardaki özgürlük ve demokrasi kavramı, ekonomik temelli sınıfsal bilinçten ve iktidarda ekonomik temelli sınıfların söz sahibi olmasından uzaklaşmış, din, mezhep ve ırk sınıflandırmasını içeren hastalıklı ve hatalı bir temele oturmuştur.

Çözüm sosyal demokrasiye ihanetten mi geçer ?
Yukarıda bahsi geçen toplumsal sınıflandırmaları iki kategoriye ayırabiliriz. Birisi liberal demokratların kullandıkları din, mezhep ve ırk temeline dayalı hatalı sınıflandırma, diğeri ise sosyal demokrasinin özünde yer alan ekonomik temelli sınıflandırma.
Liberal demokratların kullandıkları bu hastalıklı sınıflandırma biçimini yıkmak için bireyin özgürlüğünü ve bireysel özgürlüğü savunmak gerekmektedir.
Bu sosyal demokrasiye bir ihanet değildir. Çünkü ekonomik temelli bir sınıflandırma biçimi de bireyin isteklerini ve demokraside söz sahibi olmasını özünde sadece insan ve üreten olması bilincine dayandırır.
Çözüm, liberal demokratları kendi söylemleri ile çeliştiklerini, liberal demokratlara din, ırk, mezhep gibi kimliklerin bireyi demokrasi ve özgürlükler açısından nasıl sınırladığı, bireyselciliği nasıl baltaladığı gerçeklerini hatırlatmaktan geçer.

Gelelim demokratikleşme paketimize:
Bu paket üzerinden tartışmaya girmek, kümeste yaşayan tavukların, “gıd gıdgıdaaak” mı ya da “gud gud gudaaak” mı diye bağıracağız tartışmasından öteye geçemez. Burada sol görüşlü olduğunu söyleyen insana düşen görev, kimin nasıl bağıracağını savunmak değildir, tavuk mu olacağız yoksa insan mı olacağız tartışmasını masaya koymaktır.

Oyunu kaybedeceğini anladığın zaman, oyunu değiştirmekle mükellefsin.
Muhtaç olduğun kudret, beyninde akan asil insanlığında mevcuttur. 

29 Ağustos 2013 Perşembe

Aşırı Siyahi Tepkisi...


Feministler, Kürt Milliyetçileri, Liberaller, 2000 Model Solcular, Ak Partililer ve Baş Örtülüler için Galaksinin Otostopçu Rehberi...


Zaman zaman "Çek o lanet ellerini hamburgerimden koca beyaz popolu" olarak da adlandırdığım durum. Geçmişte kimisi dışlanmış, kimisi yok sayılmış, kimisi öldürülmüş, kimisi işkence görmüş, kimisi asimilasyona tabi tutulmuş, kimisi sürgün edilmiş kitlelerin günümüzde normal ve haklı durumlar üzerinden kendilerine yapılan eleştirilere, geçmişten gelen sıkıntılı bilinç altları yüzünden aşırı tepki vermeleri, eleştiriyi kabul edemeyip bu eleştirilerin temelini geçmişe bağlamaya çalışma sıkıntısı, eleştirileri bu bilinç altı ve aşırı hassasiyet yüzünden refleks tepkiler nedeniyle yanlış anlamaları durumu.

Son günlerde bu durum ile sık sık karşılaşır oldum. İnsanlar sırf bu düşünce kalıpları yüzünden, ön yargıları yüzünden birbirlerini anlayamıyorlar ya da yanlış anlıyorlar. İşin ironi içeren tarafı, ön yargıları yıkmaya çalışan kitlelerin, kendileri ile tartışılırken kendilerinin ön yargı ile karşı tarafa yaklaşmasında gözlemlenebiliyor.

Hemen Örnek:

Biliyorsunuz ki amerikanın siyahi vatandaşları yıllarca köle olarak görüldü, aşağılandı, alındı, satıldı vs... vs...
Bu bir bilinç altı oluşturdu siyahi amerikalılarda.
Herhangi bir siyahi insana yıkanmadığı için koktuğunu söylerseniz, büyük bir ihtimalle ırkçılık yapmakla suçlayacaktır sizi. İşte sıkıntı budur. Siz ırkçılık yapmamakta doğruyu söylemektesinizdir. Çünkü siyahi olsun, beyaz olsun, sarı derili olsun, kızıl derili olsun, yıkanmayan insan kokar. Fakat, bu haklı eleştiriniz, geçmişten gelen bilinç altı yüzünden:
1) Geçersiz oluyor,
2) Eleştiriyi gerçekte hak eden kişi ya da kişiler eleştiriden sıyrılmış oluyor,
3) Bunlarla da bitmiyor, bir de siz suçlu durumuna düşüyorsunuz.

------------------------------------

Yukarıdaki bu örneğin benzerleri Türkiye'de olmuyor mu? Oluyor maalesef. "Aşırı Siyahi Tepkisi" olarak adlandırdığım bu durumla en çok karşılaştığım kitleler ise:

1) Feministler
2) Kürt Milliyetçileri, Liberaller ve 2000 Model Solcular
3) Ak Partililer
4) Baş Örtülüler

1) Feministler:

Özellikle bir erkek olarak bir feminist ile tartışma ya da münazara girdiyseniz, kurduğunuz her bir cümlenin yanlış anlaşılma olasılığının çok yüksek olduğunu bilmeniz gerekiyor. Özellikle sizi tanımayan bir feminist ile konuşuyorsanız, onun hoşuna gitmeyecek olan bütün önermelerinizin altında ya da yanlış bir kelime kullanmanızın sebebinin erkek egemen toplum bilinci olduğunu dayatacaktır size. İşin daha da acısı, karşınızdaki feministe göre direk olarak feodal yapı içerisindeki erkek zihniyetine sahipsinizdir.

Örnek:

"Bayanların aşırı makyaj yapmasından hoşlanmıyorum." cümlesini kurduğunuz anda bittiniz. İşin içinden çıkılamayacak bir suçlama ve içinden çıkamayacağınız bir kalıbın parçasısınız artık. Ve sonuç olarak yukarıda saydığım üç aşama sırasıyla gerçekleşecektir:
1) Eleştiriniz geçersiz oluyor,
2) Eleştiriyi gerçekte hak eden kişi ya da kişiler eleştiriden sıyrılmış oluyor,
3) Bunlarla da bitmiyor, bir de suçlu durumuna düşüyorsunuz.
Adım adım gidelim, bu cümleyi kurduğunuz andan itibaren konu makyaj konusundan çıkacaktır, aşırı makyaj yapanlar kendini kurtaracaktır, konu direk olarak neden "kadın" değil de "bayan" sözcüğünü kullandın diye size dönecektir. İş burada da bitmez, üçüncü aşamaya geçilir ve "Bizim asıl sorun olarak gördüğümüz şey kadın kelimesinin kolektif bilinçaltında gözle görülmez bir biçimde kirlenmiş kabul edilmesi." cümlesi içinde harcanırsınız. Böyle bir bilinç altına sahip olmasanız bile, kendi annenizden, eşinizden, ablanızdan veya kız kardeşinizden bahsederken kadın kelimesini kullansanız bile, bunu bilmeyen feminist insan sizi direk olarak harcar, kadının toplumsal anlamda ezilmesinin kendi bilinç altına yansımasıyla oluşan bu kalıpsal ön yargı ile yaklaşmış olur size.

İşte bu tarz durumlar, ön yargıları yıkmaya çalışan toplulukların, eleştirildiklerinde, kendilerini eleştirenlere ön yargı uyguladıklarının kanıtıdır. Bu tarz kitleler, toplumdan tepki görmek istemiyor, topluma kendilerini daha rahat bir şekilde anlatmak istiyorlar ise:

  • Önce kendilerinin toplumun diğer bireylerine ön yargılı yaklaşmamaları,
  • Duydukları her farklı düşünceyi, kendilerini eleştiren farklı beyinleri, kendilerinin eleştirdiği zihniyetler ile aynı kefeye koyma refleksinden vazgeçmeleri gerekmektedir.


2) Kürt Milliyetçileri, Liberaller ve 2000 Model Solcular:

Bu kısım bir ön açıklama gerektiriyor tabi. 2000 Model Solcular:"Bireyin özgürlüğünü ve sınıf kavramını unutmuş, bireyi belirli bir kitleye hapseden kavramların( dil, din, mezhep, ırk, cinsiyet ) özgürlüğünün peşine düşmüş solcu insan." Diğer tanımlamaların neler olduklarını biliyorsunuz zaten. Bu üç tanımlamadan herhangi biri, hepsi, hepsinden birazı ya da herhangi ikisini kullanarak tanımlayabileceğiniz bir insan ile konuşurken karşı taraftan gelecek herhangi bir özgürlük talebine karşı çıktığınız anda ya devletçisiniz ya kemalistsiniz ya statükocusunuz ya da faşistsiniz. Olmadı postal giydirirler size, darbe yanlısı yaparlar.

Örnek:

"Kürtler Anadolu'da yaşayan tüm halklar ile aynı özgürlüklere sahiptir, bunun tersini iddia etmek haksızlıktır." dediğiniz anda bittiniz. İnanılmaz bir niyet okumayla karşı karşıya kalacaksınız. Ve o meşhur sıralama burada da devreye girecektir:
1) Eleştiriniz geçersiz oluyor,
2) Eleştiriyi gerçekte hak eden kişi ya da kişiler eleştiriden sıyrılmış oluyor,
3) Bunlarla da bitmiyor, bir de suçlu durumuna düşüyorsunuz.
Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayıp, 2000'lerin başına kadar gelen binlerce hikaye anlatılacaktır size, sanki siz bunları bilmiyormuş gibi. Halbuki siz ülkenin şu anki halinden bahsetmektesinizdir fakat bilinç altında kalan sıkıntılı süreçler yüzünden karşınızdaki insan bunu anlayamaz, refleks olarak geçmiş yıllardan bahseder. Tabi bununla da kalınmaz, siz şu anki zamandan bahsettiğinizi vurgularsanız bu sefer de ana dilde eğitimden tutun da yerel yönetimlere kadar bir çok konudan bahseder. Refleks olarak ezberlenmiş tepkileri yüzünden, sizin aynı sorunların lazlar, çerkezler, araplar, suryaniler, ermeniler, rumlar, romanlar vs... gibi halklar için de geçerli olduğunu belirtmek için dillendirdiğiniz özgürlük seviyesinin eşit olduğunu söyleminizi yanlış yorumlar. Bu noktada da kalınmaz türkçe anadilide eğitim var ya sen türkçeyi nasıl üstün görüyorsun türk ırkını diğer halklardan nasıl üstün tutarsın diyerek seni yeri geldiğinde ırkçılıkla, devletçilikle, statüko kafasıyla düşünmekle vs... ile suçlar. Özünde çok basit bir tespit yapmaya çalışırken, olursun birdenbire faşist!

Bu tarz durumlar, daha önce de belirtilen aşırı hassasiyet, ve buna ek olarak sürekli bir hak arama çabası, sürekli bir hesaplaşma cabası yüzünden ortaya çıkmakta, insanların geçmişlerindeki kötü anıların günümüze taşıdığı duygular, günümüzde bulundukları toplum ile sağlıklı ilişkiler kurmasını engellemektedir. Kürtler gibi topluluklar, halklar bu hataya düşmemek için:

  • Niyet okuma hatasına düşülmemeli,
  • Kendilerine getirilen günümüz eleştirilerini, refleks olarak acıların yaşandığı geçmiş üzerinden bir hesaplaşma mantığı ile değerlendirmemelidir.
  • Kürt konusundaki bu "Aşırı Siyahi Tepkisi" yüzünden günümüzde "ne mutlu kürdüm diyene" demek özgürlük, liberalizm, solculuk, insan hakları, "ne mutlu türküm diyene" demek faşizanlık, ırkçılık, statükoculuk, darbecilik olarak adlandırılmaktadır. Halbuki bu iki söylem teknik olarak özünde aynı tarzda bir söylemdir.


3) Ak Partililer:

Özellikle koyu bir şekilde Ak Parti partizanlığı yapan birisi ile iletişime geçmek neredeyse imkansızdır. Ak Parti genel başkanının izlediği kutuplaştırıcı politikalar yüzünden, ya Ak Partili gibi düşünürsün ya da o düşüncenin tam zıttı bir düşünceye sahipsindir. Üçüncü bir seçenek Ak Partili bir sempatizana göre yoktur.

Örnek:

"Mursi başarısız bir liderdir." dediğiniz anda bittiniz bir Ak Partili gözünde. Çünkü bir Ak Parti sempatizanına göre ya Mursi'yi seversin, ya da darbecileri seversin, darbe yanlısı bir insansındır. İşte bu kutuplaştırıcı mantık yüzünden sihirli süreç bu sefer tersten başlar:
1) Eleştiriniz geçersiz oluyor,
2) Eleştiriyi gerçekte hak eden kişi ya da kişiler eleştiriden sıyrılmış oluyor,
3) Bunlarla da bitmiyor, bir de suçlu durumuna düşüyorsunuz.
Direk olarak darbe yanlısı olarak nitelendirilirsiniz(3). Darbe ile devrildiği için Mursi mazlumdur(2). Darbe yanlısı olduğunuz için, seçimle gelen Mursi'yi eleştirmeye hakkınız yoktur(1). Bir Ak Partili arkadaşımız hem darbe karşıtı olmanızı hem de Mursi'yi başarısız bulmanızı, kutuplaştırıcı siyasetin etkisinde kaldığı için kavrayamaz, anlamlandıramaz. Ak Partili arkadaşların anlaşılabilmeleri, daha da önemlisi kendinden olmayan kitleler ile iletişime geçebilmeleri için:

  • Ya bendensin ya da düşmandan kısır döngüsünden kurtulup, iki kutuplu siyaset dışında da düşünceler olabileceğini fark etmeleri,
  • Yıllardır sistem tarafından saf dışı bırakılma çabaları, karşısında kim var ise karşıdakini potansiyel siyasi katili olarak görme alışkanlığı ve yıllardır mazlum oldukları için mazlumların yanında yer alma edebiyatı ile körüklenen kutuplaştırıcı siyasetten kurtularak, karşısındakine "bunu diyorsa kesin budur" ön yargısı ile yaklaşmaması gerekmektedir.
  • Ak Partililerin, kutuplaştırıcı düşünce yapısı ile beslediği bizdense artıdır, değilse eksidir ön yargısının bir başka örneği ise "Esad ve Özgür Suriye Ordusu" ikilemidir. ÖSO'yu eleştirdiğiniz anda diktatör yanlısı olarak adlandırılırsınız bu ön yargılı düşünce sistemi yüzünden. Halbuki bir insana göre hem "Esad" bir diktatör, hem de "ÖSO" dış güçlerin desteklediği terörist bir oluşum olabilir.


4) Baş Örtülüler:

Yıllardır baş örtüsü kullandığı için gerek devlet gerekse de toplumun bazı kesimleri tarafından dışlanan, hor görülen, eğitim gibi bazı temel hakları engellenen bu insanlarımızın hissiyatlarının bir süre sonra siyasiler tarafından politik rant amacı olarak kullanılarak aşarı hassasiyet yaratmaları bu başlık altında da "Aşırı Siyahi Tepkisi" diye isimlendirdiğim durumun ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Baş örtüsü hakkında kişisel olarak getireceğiniz en ufak bir olumsuz yorum, büyütülen ön yargılar ve aşırı hassasiyet yüzünden size statükocu kemalist, aşırı seküler, din düşmanı ateist gibi isimlendirmeler olarak geri dönecektir.

Örnek:

"Kur'anda baş örtüsü diye bir şey yoktur, pagan kültüründen geçmiştir Müslümanlığa." dediğiniz anda bittiniz. Çok az sayıdaki insan sizinle ciddi bir şekilde bu konuyu arapça, türkçe, hadisler, kur'an mealleri, kur'an ayetleri, tarihi gerçekler ve o dönemin gündelik hayatı üzerinden ciddi bir şekilde münazara etmeyi seçerken, geriye kalan büyük bir çoğunluk tarafından olur olmadık akıl dışı yaftalamalara maruz kalırsınız sihirli süreç işlemeye başladığında:
1) Eleştiriniz geçersiz oluyor,
2) Eleştiriyi gerçekte hak eden kişi ya da kişiler eleştiriden sıyrılmış oluyor,
3) Bunlarla da bitmiyor, bir de suçlu durumuna düşüyorsunuz.
Karşınızdaki insan refleks olarak sözlerinizi insanların kutsallarına saldırı olarak adlandırılacağı için bu eleştiriniz direk olarak geçersiz sayılıyor. Yetmiyor, din dışılıkla suçlandığınız için bu eleştiriye konu olan insanlar işin içinden çıkıyor. Yeni model, hem özgürlükçü hem tutucu bir müslümana denk gelmişseniz, "kimisi o şekil kimisi bu şekil" ne fark eder ki kaçış noktası ile eleştiriniz geçiştirilmeye çalışılıyor. Eski model tutucu bir müslümana gelirseniz de hemen üçüncü aşamaya geçiliyor ve din dışılıkla, kemalist zihniyet ürünü olmakla, statükoculukla, üniversitelerde geçmişte ikna odaları kuran zihniyetle paralel düşüncede olmakla suçlanmaya başlıyorsunuz.

Geçmişten gelen bütün bu aşırı hassasiyetler yüzünden, normal olarak konuşup tartışabileceğiniz bir konu, konunun ne olduğundan çıkıyor, ve konuyu açan siz, hatta kamu da bile baş örtüsünün serbest olmasını savunsanız bile, islam tarihinde karşı tarafın hoşuna gitmeyen bir tespit yapmaya kalktığınızda, refleks gibi işleyen ön yargılar yüzünden yukarıda yazılan belirli siyasi kalıplara sokuluyorsunuz. Bu bağlamda, baş örtüsü konusunda, geçmişten gelen insanlık ve özgürlük dışı uygulamaların yarattığı aşırı hassasiyet ortamından kurtulmak için bu arkadaşlarımız:

  • Kendilerine bir eleştiri geldiğinde ön yargılı yaklaşıp karşı tarafı yaftalamak yerine önce karşı tarafın ne demeye çalıştığını anlamalı,
  • Haksız olduklarını anladıkları zaman, geçmişteki mağduriyetlerini yerli yersiz kullanarak haklı çıkmaya çalışmak yerine karşı düşünceyi kabul edebilmek erdemini göstermeli,
  • Bazı durumlarda, bu hassasiyetin siyasi çıkarlar için sömürü aracı olarak kullanıldığının farkına varmaları gerekmektedir.
  • Baş örtüsü konusundaki bu aşırı hassasiyet, benim adlandırmamla da "Aşırı Siyahi Tepkisi" sadece insanlar ve kitleler arası iletişimlerde problem yaratmakla kalmamakta, aynı zamanda siyasi partiler tarafından sömürülerek siyasi rant ve oy toplama aracı olarak kullanılmaktadır. Gezi eylemlerinde baş örtülü diye bir annenin dövülüp üzerin işendi iddiası. Akıl alır gibi değil, böyle bir sömürü olamaz!
  • Bir başka siyasi sömürü örneği ise, Odtü ile alakası olmayan ve odtü'nin içerisinden transit olarak geçmeye çalışan hiçbir kimsenin odtü'ye girmesine izin verilmezken, göz göre göre baş örtüm yüzünden odtü'ye alınmadım yalanı ile bu aşırı hassasiyetin kullanılması(28.08.2013). Son günlerde gerilen Ankara Belediyesi ( Melih Gökçek) ve Odtü ilişkileri düşünüldüğünde yapılan siyasi sömürünün boyutları ortaya çıkmaktadır.


Sonuç:
Zamanında belirli sıkıntılar yaşamış kitlelerin, geçmişte yaşadıkları sıkıntılardan dolayı geliştirdikleri ön yargıları bir kenara bırakmalıdırlar.
Toplumun kendilerine karşı besledikleri ön yargıyı yıkmak istiyorlar ise önce kendilerinin topluma karşı besledikleri ön yargıları yıkmaları gerekmektedir toplumla iletişime geçebilmek için.

  • Farklı bir görüş duyduklarında karşı tarafı belirli siyasi kalıplar ile yaftalamak yerine anlamaya çalışmaları gerekmektedir toplumla kurulan iletişimi kaybetmemek için.
  • Bir konuda haksız oldukları ortaya çıktığı zaman, geçmişten gelen mağduriyetlerini şu anki haksız durumlarını örtmek için kullanmamaları gerekmektedir toplumla kurulan iletişimdeki samimiyetleri kaybetmemeleri için.
  • Kendilerine getirilen eleştirileri, sanki mağduriyetlerin yaşandığı zamanlarda yaşıyormuşuz gibi ele almak yerine günümüz koşulları üzerinden ele almaları gerekmektedir toplumla kurulan iletişimin sağlam yürüyebilmesi için.
  • Savundukları bir düşünceye karşı bir düşünce ile karşılaştıklarında, o düşünceyi hali hazırda kullanılan hazır kalıplara veya siyasi terimlere hapsetmektense, karşılaşılan karşı düşüncenin yeni bir söylem, yeni bir tarz yeni bir yol olduğunu irdelemeleri lazımdır toplumla kurulan iletişimin gelişebilmesi için.
  • Geçmişte yaşanılan sıkıntıların hesapları sorulurken, gelecekte hesabı sorulması gereken durumların yaratılmasından kaçınılması gerekmektedir toplumla kurulmaya çalışılan iletişimin ileride toplumla yaşanacak bir çatışmaya dönüşmemesi için!


En Önemlisi:
Baskı altında kalan bütün kitleler, kendilerini koruyabilmek için tutuculaşır, betonlaşır ve kemikleşir. Almanya'da yaşayan Türklerin bir kısmı buna çok iyi bir örnektir. Geçmişte baskı altında kalan yukarıda sözü geçen kitlerler de aynı şekilde tutuculaşmış, betonlaşmış ve kemikleşmiştir kendilerini koruyabilmek için. Fakat, günümüze ayak uydurmak isteniyor ise, toplumla sağlıklı bir iletişim kurulmak isteniyor ise, toplumdaki ön yargıların yıkılması isteniyor ise bu tutucu, betonlaşmış ve kemikleşmiş yapıdan kurtulmaları gerekmektedir.

Zamanın ruhunu yakalamak şarttır.
Zamanın ruhuna göre geçmişi bir kenara bırakarak değişebileceğini göstermek şarttır.

12 Mart 2013 Salı

Hayatta Başarılı Olmak Nedir?



Cidden hayatta başarılı olmak nedir...? 
Okul, iş, para kazanma...? 
Ne işe yarar başarı...?


Doğada olduğu gibi içinde var olduğumuz yapılarda da adaptasyon, kuralları benimseme, var olan koşullara hızlıca uyum sağlayabilme, azim, çalışkanlık vs... kişinin başarılı olmasını sağlıyor. Nasıl ki evrim teorisinde doğal seçilim yolu ile, zamanın koşullarına göre doğal yaşantıya uyum sağlayan canlılar türlerinin devamlılığını sağlayabiliyorsa, insanlar da iş yerlerinde, okullarında uyum sağlama yetenekleri ile ayakta kalabiliyorlar, ve soylarının daha iyi koşullar altında devam etmesini sağlayabiliyorlar. Bir başka değişle, kapitalist sistem tam anlamıyla evrim teorisinin ortaya çıkarttığı doğal seçilimin bir kopyası gibi işliyor. Sisteme ne kadar hızlı ve doğru adapte olunursa, hayatta kalma şansı da o kadar artıyor. Peki ya başarı...?



Kapitalist sistem içerisinde başarı direk olarak ne kadar para kazandığınız ve sosyal statünüz ile ilgilidir. Aylık geliriniz ne kadar yüksek ise insanların gözünde o kadar başarılısınız. Aileniz, akrabalarınız, arkadaşlarınız (istediğiniz okulu okuyun okumayın, istediğiniz işte çalışın çalışmayın, bunların hiç birine dahi bakmadan ) sizi başarılı sayabilmek için direk olarak kazandığınız para miktarına ve sahip olduğunuz sosyal statüye( Örnek: Coca Cola'da CEO ) bakacaktır. 

Doğal seçilim ve kapitalist sitemin aynı yapıda olduğuna dair bir başka ipucu ise; Doğanın getirmiş olduğu çoğu yerde geçerli olan erkek avlanır kanunu da hatırlayarak, örneğin kadınlar genelde başarılı erkeği seçerler. Çünkü sistem içerisinde başarı yani kazanılan para ve sahip olunan sosyal statü gücün simgesidir. Doğadaki her hangi bir hayvan topluluğunda olduğu gibi, dişiler grubun lideri olan en güçlü erkekle birlikte olmak isterler. İnsanlarda da güdüsel olarak bu böyledir. Bu bağlamda kapitalist sistem ile doğanın işleyişinin benzerlikleri anlatmakla bitmez. O yüzdendir ki kapitalizm kendi sonunu getirmediği müddetçe insan doğasının bir sonucu olarak varlığını sürdürmeye devam edecektir. 


Bütün bu var olan basit gerçekler insanlara nasıl başarılı olunacağını açık bir şekilde gösteriyor. Sistemle kavga etme, sisteme sağlam adapte ol, güçlü olduğun özelliklerini ön plana çıkart, sürekli kendini yenile ve sıkı çalış. 'Aptallar İçin Başarı' kitabından fırlama gibi di mi...






Yazının bu kısmına kadar, hayatını, düşüncelerini ve zekasını sistemi sorgulamaya harcamamış birisi için geçerli olan bölümü okumuş oldunuz. İnsanlığın çoğunluğunu oluşturan bu tarz insanlar için hayatta başarılı olmanın kuralları gayet açık ve nettir. Fakat tahmin edeceğiniz üzere burası daha çok insanlığın azınlığını oluşturanların uğrak noktasıdır. O yüzden:

Yazar der ki: "Şimdi ise gerçeğin göreceli gölge oyunu sayıldığı kaygan ve nemli yüzeylere geçiş yapıyoruz."

Önce sözlüğe bakalım:

Başarı: Başarma işi

Peki 'iş' ne demek, ona da bakalım:

İş: Bir sonuç elde etmek, herhangi bir şey ortaya koymak için güç harcayarak yapılan etkinlik, çalışma

Gerçeğin Göreceli Gölge Oyunu: Sahne - İyi ve Kötü


Görmüş olduğunuz gibi kelime anlamı ile başarı, günümüzde içine konduğu kalıptan çok daha fazlası için kullanılabiliyor.

Yukarıdaki 'Başarma işi' ve 'İş' kelimelerinin sözlük anlamından yola çıkarsak aşağıdaki durumlarda da başarı söz konusudur:
  • Kabız bir insanın tuvaletini yapabilmesi. ( Helti Yaşam )
  • Başarılı seri katil Tekin Yaşamaz son 6 günde 7 kişiyi öldürdü. ( Föx Tv )
  • İnsanoğlu karnını doyurabilmek için başarılı bir şekilde hayvanları ve doğayı katletmeye devam ediyor. ( Nasyonel Coorafik )
  • Başarılı tecavüzcü Tekin Yaşamaz son 6 günde aralarında 2'de erkeğin bulunduğu 7 kişiye tecavüz etti. ( Föx Tv )
  • Başarılı uyuşturucu satıcısı Tekin Yaşamaz son 6 günde 7.000 TL ciro elde etti. ( Nankörkotik )
  • vs...
Başarılı olmak için sadece başarmak değil, aynı zamanda başarılan işin de iyi  bir iş mi olması gerekiyor...? Cevap evet gibi gözüküyor. O zaman da şu sonuç ortaya çıkıyor, kapitalist sistem iyidir. Çünkü biz bu hayata dair başarı kavramını kapitalist sisteme endekslemiş durumdayız. Çünkü bu düzende yaşayan bizler için başarı, daha önce de belirtildiği gibi ne kadar para kazandığımız ve sosyal statümüzle ilgili. Özetle kapitalist sistem iyidir. Hani şu çok meşhur serbest piyasasını yaymak için savaşlar çıkartan, insanları birbirine düşüren, öldürten, silah sanayisi ile, enerji şirketleri ile, ilaç firmaları ile bizim çok sevdiğimiz sistem. Başarılı olduğumuzu kanıtlamak için ihtiyaç duyduğumuz sevimli düzen. Başarılı öğretmenim, başarılı avukatım, başarılı doktorum, başarılı mühendisim, başarılı mimarım, başarılı ekonomistim, başarılı bankacım, başarılı memurum, başarılı işçim vs... vs...

Tam bu noktada, açık bir şekilde insanoğlunun ikiyüzlülüğü ortaya çıkıyor. Yapılan iş kötü ise( tecavüz, cinayet, uyuşturucu, çevre ve hayvan katliamı vs...) başarı değil, ama yapılan işin yapılabilmesi için gerekli ortamı sağlayan yapı kötü olsa bile yapılan iş direk olarak kötü bir sonuç ortaya çıkartmadığı müddetçe başarı. Kötülük dolaylı yoldan ortaya çıkınca kimseler umursamıyor! İnsanlık suçu kendinde arayamayacak kadar korkak,  bencil ve çaresiz! 

Yazar der ki "Odadaki ışığın gözünü kısan kadın, yatakta çıplak olarak yatan erkek fahişeye doğru yaklaştı. 'Sen' dedi. 'Sen bir orospu değilsin. Sen dolaylı yoldan kazara doğurulmuş bencil bir orospu çocuğusun.'"


Nankörkotik gurula sunar:



Föx Tv gururla sunar:



Nasyonel Coorafik gururla sunar:



Föx Tv gururla sunar:




Helti Yaşam gururla sunar:



Gerçeğin Göreceli Gölge Oyunu: Sahne - İç ve Dış

Şu vakte kadar toplumun ve var olan düzenin neye başarı dediğini okudunuz. Bu noktada şunu da sorgulamak gerekiyor: Başarılı olmak için, başarılı olanı onaylayan bir sisteme veya insanlara ihtiyaç var mı? Örneğin yer yüzünde tek başına yaşayan bir insan başarılı olduğunu nasıl anlardı. Diploma verecek okul, para ve sosyal statü verecek bir iş, başarılı olduğunu onaylayan başkaları olmadan nasıl başarılı olabilir ki insan? Sadece hayatta kalarak mı başarılı olmuş olurdu? İşin iç kısmını düşünmek çok zor. O yüzden önce dış tarafla ilgilenelim. 

Sistem ile ilgili kısmı kolay, okuyorsanız notlarınız, çalışıyorsanız aldığınız maaş ve sosyal statünüz. Bu kadar basit. 


Bir de sizin dışınızdaki insanlar var, başarılı olduğunuzu onaylayabilecek. Sistem de başarılı iseniz, diğer insanlar da otomatik olarak başarılı olduğunuzu hiç tereddüt etmeden onaylayacaklardır. Diğer insanlar da bu sistem içerisinde yaşadıkları için onlar da ilk olarak sistem içerisindeki konumunuza bakacaklardır. 


Sistem kişiyi başarılı olarak onayladıkça, ve bu onayla etrafındaki diğer kişiler tarafından da tekrardan başarılı olarak isimlendirildikçe, ve başarılı olmanın getirdiği haz, ekonomik güç, sosyal statü ve bunların da kişiye sağladığı olanakların artmasıyla insan kendini başarılı olarak onaylattığı kapitalist sisteme daha da bağlı bir hale gelecektir.


Yazar der ki "Sağ omzu ile boynunun arasındaki bir yerdeydim. Kafamı hafifçe yukarı kaldırıp kulağına 'Çok güzelsiniz' dedim elbisesinin üzerinden gözüken göğüs uçlarını süzerek. Ve bütün gece boyunca güzelliğine, zekasına, duruşuna iltifatlar yağdırdım. Aç bir çocuktum ve elimde eriyen bir dondurma vardı. Gecenin sonuna doğru ise iltifatların verdiği sarhoşluğun etkisi ile bedenime daha da yanaşarak annesinin doğduğu ufak tatil kasabasındaki güzellik yarışmasında nasıl birinci geldiğini anlatmaya başladı. Artık otele gitmenin vakti gelmişti. Kendini bana ispat etme zorunluluğunun kelepçeleri bileklerini iyice sıkmaya başlıyordu. Bilmediği gerçek ise, ona sahip olduğumda, ondan hevesimi aldığımda, onu kendi egom için yeterince kullandığımda, ki bunların hepsi o gecenin sabahına aynı anda denk gelecekti yolunu şaşırmış yolcular gibi, sanki yanımda yatan çıplak kadın kız kardeşimmiş gibi şehri terk edip onu bir kez olsun bile aramayacağımdı."

Diğer taraftan, ortada bir sistem olmasa bile ya da sistem dışında yaşıyor olsanız bile mutlaka diğer insanlar tarafından belirtilen başarılı olabileceğiniz alanlar mutlaka olacaktır. Ki genelde bunlar da sistem içerisinde milyonda bir gözüken yetenekli ve şanslı insanların başarılı hayatlarının, sisteme dahil olamayan ve belirli bir konuya yeteneği olan bir insanın hayatına ya tutarsa mantığı ile yamanmasından başka bir şey değildir. Örnekler ile:


  • Resim yapmada kabiliyetlisin. Bir kursa başla istersen.  ( Bir Dost Yanılsaması 1 )
  • Bizim kız spora çok düşkün. Bale'ye de göndermiştik ilkokuldayken.  ( Ebeveyn Yanılsaması 1 )
  • Canım çok güzelsin bir cast ajansına baş vursana. ( Bir Dost Yanılsaması 2 )
  • Bizim oğlan çok zeki ama aklını boş işlerle meşgul ediyor. ( Ebeveyn Yanılsaması 2 )
  • vs...
İşte bu yanılsamalar içerisinde insan kendini başarılı 'gibi' hissedebiliyor. Özetle, bireyin dışındaki insanlar bireyde, hiç var olmasa bile bir başarı illüzyonu yaratabiliyorlar. Bunun altında genelde iki neden yatıyor. Birincisi yakınlığından dolayı( eş, dost, akraba) kişinin sistem içerisindeki başarısızlığını kabullenememe, ikincisi egodan dolayı kendine yer yapma 'Ben seni övdüm, sıra sana da gelecek beni övmeyi unutma' halleri. Bu ikinci şık genelde kadınlarda görülen bir durum. 

Bireyi, olmayan bir başarı hissiyatına sokan bu yanılsamalar, bireyi sadece kandırmak ile kalmıyor, birey, başarısızlıklarına egosal kılıflar ararken bireye yardımcı da oluyorlar. Bunun en sık görülen örneği: "Ben bu sisteme dahil olamıyorum. Demek ki diğerlerinden farklıyım." 


Tam bu noktada bireyin egosunun yardımı ile bu farklılık bir "özel" olma durumuna dönüşüyor. "Farklıyım, demek ki diğerleri gibi koyun değilim. Koyun değilim, çünkü hayata farklı noktalardan bakabiliyorum." 


Bu aşamada şunu belirtmek gerekir ki çoğu sanatçılar, çoğu filozoflar, insanlık tarihini değiştirebilen devrimci insanlar, çoğu biliminsanı bu "özel" olma durumundalardı. Fakat günümüzde ben özelim diyen insanların çok azı gerçekte bu "özel" olma durumunda bulunuyorken, ben bu "özel" olma durumundayım diyen bireylerin bir çoğu da kendini kandırıyor.


Yazar der ki "Mr. Dickens, hırsızların hırsızı. En mükemmeli. En cesaretlisi. En çok sevileni. Mr. Dickens o kadar başarılıydı ki hırsızlıkta, diğer hırsızlar çaldıklarını saklayacak inanılmaz yerler keşfetme yarışına girerken, o insanların önünde elinde tutardı çaldığını. Çünkü Mr. Dickens bir hırsızlık yaptığında neyin çalındığı asla bilinemezdi. Bilinebilen tek şey sadece bir hırsızlık yapıldığı gerçeğiydi. Acaba Mr. Dickens kimdi ve elinde ne tutuyordu?"

Acı Gerçekler - Bir Dost Yanılsaması 1



Acı Gerçekler - Ebeveyn Yanılsaması 1




Acı Gerçekler - Bir Dost Yanılsaması 2



Acı Gerçekler - Ebeveyn Yanılsaması 2



Diyelim ki yukarıdaki videolarda yer alan insanlardan daha yetenekli, daha güzel ya da daha zekisiniz. Fakat, kendi isminizi google'da arattığınızda çıkan sonuç sayısı ile, yukarıda yer alan videolardaki insanların ismini google'da arattığınızda çıkan sonuç sayısını karşılaştırdığınızda 'Acı Gerçekler' ile yüzleşmiş olacaksınız. Özelseniz başarınız nerede?

Bazı insanlar bu "özel" olma durumunu başarılı ve sistemle barışık bir şekilde değerlendirdiler ve halen günümüzde anılıyorlar. Peki,  öldükten sonra ünlü olan kişiler için hayatlarında başarı ne anlama geliyordu? Üstelik bir de sistem dışında yaşadılar ise. Başarısız bir hayat geçirdiklerini mi düşündüler? Burada olaylar git gide garipleşiyor. Çünkü burada birey toplumdan farklı bir konumda, "özel" bir durumu var, çoğunluğun hayata baktığı açıdan değil, farklı açılardan bakabiliyor, sisteme dahil değil ve kendisini başarılı olarak onaylayacak kimse yok etrafında. Buradaki tek şansı zaman içerisinde ileriye dönük eserler bırakmak. Bir beste, bir roman, bir tablo, bir formül vs...  Tam bir delilik. Geçmişte yaşamış ve günümüzde de yaşayan ve daha keşfedilmemiş bu bireylere dışarısı başarısız gözü ile bakıyor. Muhtemelen bu bireyler de içlerinde yaşadıkları çelişkileri, üzüntüleri, yalnızlığı eserlerine yansıtacaklar ve büyük bir ihtimalle bir çoğu başarısız sayılacak bu hayatta. Diğer bir taraftan belki de yalnız kalmaları o bireylerin en büyük kozu. Bu sayede daha bağımsız fikirler eserler üretebiliyorlar. Hatta belki de bu duruma üzülmek yerine bu durumdan keyif alıyorlar mutlu oluyorlar! Hiç birimiz bilemeyiz işin bu noktasını. Kim bilir ne düşünürler, ne bilim insanları ne sanatçılar geldi geçti ve halen geçmekte bu dünyadan. Bu durumun daha da trajik hali bazıları hiç bilinemeyecek hep saklı kalacak bir köşede. Dışarısı onları keşfedene kadar hep başarısız bir hayat sürmüş sayılacaklar sistem ve toplum tarafından. Kendi içlerinde ise başarmaya olan inançlarını ortaya çıkarttıkları ve belkide gün yüzüne hiç çıkmayacak eserlerinin içinde tutacaklar.


Dahası da var. Başarılı oldukları konular kayıt altına alınamayan, ölçülemeyen, gözlemlenemeyen bireyler. Eserlerini kendi içlerinde barındıran bireyler, eserleri kendileri olan bireyler nasıl bir yol izleyecek? Bu durumlarda bulunup hiç bilinemeyen ve bilinemeyecek binlerce kişi için hayatta başarılı olmak ne demek? Kendi içlerinde, sistem ve diğer insanlar tarafından başarılı olarak onaylanmadıkları için sürekli olarak kendilerinden şüphe duymaya mı mahkum olacaklar 'Ben aslında başarısızım ve kendimi kandırıyorum, egom(nefs-şeytan) beni ele geçirmiş' düşünceleri ile. İşte bu kutsal kitaplarda geçen cehennem azabıdır. Bu raddede bireyin kendisini başarılı ya da başarısız olarak nitelendirmeye çalışması, aynı yöne giden iki arabadan birini seçmeye çalışırken yolu yürüyerek kat etmesi ile aynı anlama gelmektedir. 

Yazar der ki "Mert tüm cesaretini toplamıştı. Yüzündeki heyecanla aynı heyecana sahip rüzgar Gamze'nin saçlarını koklarken attı ilk adımını. Kararlı ve seri adımlarla gözüne kestirdiği yolu bir anda geçivermişti. Kalbinin varlığını ilk kez hissediyordu Mert. Hafif bir şaşkınlık ve hoş bir tebessüm ile arkasına döndü Gamze. Mert ile yüz yüze gelmişlerdi, rüzgar ortalığı birbirine katıyordu ama hiç sesi duyulmuyordu. Mert bir çırpıda söyleyiverdi. 'Senin Aşkın olmadan nefes alamam!' Halbuki bu aşk Mert'in nefesini kesiyordu. Yalan mı söylemiş oldu? Yoksa yanlış mı söylemiş oldu? Şüphe duydu. Fırtınanın ortasındaki sessizlikte Mert'in ilanı aşkına şahitlik eden Gamze önce biraz başını önce eğdi, daha sonra biraz daha tebessüm ederek başını daha da yukarı kaldırdı ve Mert'in gözlerinin içine baktı. Hiç bir şey demedi. Mert'e bir ömür gibi gelen altı saniye sonra yedideki dersine yetişmek için oradan ayrıldı. Halbuki Mert, Gamze'nin yanına gitmek için yürüdüğü yol bittiğinde her şey ortaya çıkacak zannediyordu. Aslında yol Gamzenin yanına vardığında başlamıştı ve hep şüphe edecekti, yanlış mı kurdum ilk cümleyi diye..."

Gelelim en derin noktaya. Diğer insanlardan çok da farklı olmadığını, üstün bir yeteneğe sahip olmadığını ve ortalama bir zekaya sahip olduğunu düşünen bir birey. Bu bireyi sistem başarılı olarak onaylamıyor. Çünkü sisteme dahil değil ya da dahil olamıyor, yani çoğu insandan farklı ama "özel" birisi de değil kendince. Sistem onaylamadığı ve özel bir yeteneği olmadığı için etraftakiler de başarılı olarak görmüyor kendisini. Dahası kendisi de egosuna yenik düşmeyerek ben asılda dahiyim, ben aslında başarılıyım, sistem bana uygun değil, sistem benim gerimde kalıyor, toplum benim gerimde kalıyor, toplum beni anlayacak olgunlukta değil daha durumlarına da girmiyor. Böyle bir durumda hayatta nasıl başarılı olabilir bir insan?

Yazar der ki "Artık düşünmüyorum. İçimden tamamen çıkartıp attım. İçim sanki hem boş hem dolu. Sıfatlarımı da attım. Yenilerinin de peşinde değilim.  Getireceklerinin de peşinde değilim. Ben artık sadece duruyorum. Köklerini salmış bir incir ağacı misali..."